|
1 — Cumhuriyetçilik
2 — Milliyetçilik
3 — Halkçılık
4 — Devletçilik
5 — Laiklik
6 — İnkılâpçılık
Bütün bunlar birer temel düşünce veya
ilkelerdir. Her ilke birer amacı veya hedefi belirlemektedir. İlkeler
arasında son derece hassas bir denge mevcuttur.
Şimdi bu açıklamalardan sonra yukarıda
değindiğimiz sıralanış şekli ile bu ilkeleri ayrı ayrı ele alarak genel
çizgilerle değerlendirmek istiyoruz. Ancak bu değerlendirmede esas
kaynağımız bizzat Atatürk'ün yaptıkları açıklamalar olacaktır.
1 — CUMHURİYETÇİLİK
Atatürk İnkılâbı'nda Cumhuriyetçilik ana ilke ve esas değerdir. Çünkü
Cumhuriyet, Atatürk İnkılâbı'nın bütün verimlerini temsil eden bir devlet
ve hükümet şekli olarak değiştirilemez bir cevherdir. Bu ilke yeni Türkiye
Devleti'nin temelidir. Bu yüzden 1924'lerden itibaren Türkiye Cumhuriyeti
anayasalarında, meclislerce değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek bir ana
kuruluş değeri ile korunmuş ve yerleşmiştir. Bu niteliği ile Cumhuriyet,
devlet düzen ve yönetiminde şahsilik ve keyfiliğin hâkim olmasını önleyen
en sağlam teminattır. Ayrıca Türkiye'de siyasal iktidarların el değişmesi
ve dağılması bakımından sosyal yapı üzerine en kuvvetli şekilde etki yapan
Atatürk ilkelerinden en önde gelenidir. Nitekim Atatürk'ün bütün
konuşmalarından açık bir şekilde anlaşılacağı üzere Cumhuriyet, demokratik
parlamenter düzendir. Şu kadar ki; Atatürk'ün bu ilke ile amaçladığı düzen,
her yönüyle çağdaş bir Türkiye yaratmak için seçilmiş bir yol, bir
sistemdir. Ancak şu unutulmamalıdır ki, Cumhuriyetçilik ilkesini halkçılık
ve milletçilikten soyutlamaya imkân yoktur. Zira Cumhuriyetçilik gerçek
mana ve hüviyetini bunlar sayesinde kazanmaktadır. Şu halde diyebiliriz ki,
Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Halkçılık bir başka deyişle millet olma,
demokratik bir idareye kavuşma gayretleri ve ilkeleri birbirinden ayrılamaz
bir bütündür.
Burada onun cumhuriyet ve demokrasi
üzerine olan düşüncelerini biraz daha açarak Cumhuriyetçilik ilkesini izaha
çalışacağız. Onun devlet ve rejim çeşitleri üzerinde araştırma ve
değerlendirmeler yaptığını bilmekteyiz. Ölümsüz Önder egemenlik ilkesi
hakkındaki fikirlerini açıklarken diyor ki; "Çağımızda, bu esas
teşkilatın dayandığı, anane haline gelmiş bir takım temel ilkeler vardır.
Demokrasi ilkesi (Halkçılık). Bu ilkeye göre irade ve egemenlik milletin
bütününe aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi ilkesi millî egemenlik şekline
dönüşmüştür.
— Temsilî hükümet ilkesi, bu
ilke, millî egemenliğin uygulanması ve yürütülmesini düzenler.
— Devletin esas teşkilatını
saptayan kanunun, diğer kanunlara üstünlüğü ilkesi. Bu ilke çağdaş esas
teşkilatta, kanuniliğin ve adlî kararlılık ve yerleşmenin doğurucusudur.
Bu saydığımız ilkeler, demokrasi
ilkesinin binası gibi görülür. Gerçekten de demokrasi ilkesi, uygulamadaki
değerini, ancak bu ilkeler sayesinde kazanır".
Bundan sonra, hâkimiyet İlkesini daha
genişçe incelemeye önem veren Atatürk, devlet şekillerinden "monarşi,
oligarşi ve demokrasi" (Halkçılık) başlıkları altında düşüncelerini
belirtmekte ve "Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıkî uygulanmasını
sağlayan hükümet şekli Cumhuriyettir... Millet, egemenliğini, devlet
yönetimine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla temin eder"
demektedir. İşte bu nedenledir ki, Atatürk'ün milli egemenlik ve halkçılık
kavramı ile bağlantılı olan Cumhuriyetçilik ilkesini Türk siyasal hayatında
demokrasiye yöneliş ve hazırlanışın bir işareti saymak gerekir.
Şimdi niçin Cumhuriyet sorusunu, Atatürk'ün bizzat kendi söylevlerinden
aldığımız parçalarla cevaplamaya çalışalım :
"Cumhuriyet ahlâkî fazilete
dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık korku ve tehdide
dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar
yetiştirir.
Sultanlık, korkuya ve tehdide
dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki
fark bunlardan ibarettir."
"Türk milletinin tabiat ve
adetlerine en uygun idare Cumhuriyet idaresidir."
"Cumhuriyet idaresini,
Cumhuriyetten söz etmeksizin millî hâkimiyet esasları içinde her an
Cunıhuriyet'e doğru yürüyen şekilde toplamağa çalışıyorduk."
"Hâkimiyet kayıtsız şartsız
milletindir. İcra kuvveti, teşriî selahiyeti milletin yegane
mümessili olan Mecliste tecelli etmiş ve toplanmıştır. Bu iki
kelimeyi bir kelime İle özetlemek mümkündür. Cumhuriyet".
"Cumhuriyet rejimi demek
demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk,
Cumhuriyet 10 yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını sırası
geldikçe koymalıdır" diyordu.
Yine bir başka söylevlerinde de "Hiçbir
zaman hatırınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet, sizden, fikri hür, vicdanı hür,
irfanı hür nesiller ister" diyerek Cumhuriyetin kesin emrini
açıklarken "Benim için bir taraflık vardır: Bir tarafım. O da
Cumhuriyet taraflılığı fikrî ve sosyal inkılâp taraflılığı. Bu noktada Yeni
Türkiye topluluğunda bir ferdi hariç düşünmek istemiyorum." Öz
deyişiyle Cumhuriyetçilere bir tek yolun varlığını kesin direktif olarak
iletmekte idi.
2 — MİLLİYETÇİLİK
Milliyetçilik ilkesi, Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti ilelebet
yaşayacaktır" diyerek ebediliğini dilediği ve bir demecinde
müjdelediği Cumhuriyetçi devlet yapısını koruyacak olan toplumun siyasî
birlik şuuruna kavuşmuş pekişik bir bütün olması amacına yönelmiştir. Bu
ilke Milli Mücadele'nin çıkış noktasını teşkil etmiş ve bütün esir
milletlerin kurtuluş ve kalkınma hareketlerine ışık tutmuştur. Bilindiği
üzere millet, milliyet ve milliyetçilik türlü düşünce akımlarına veya
bilimsel esaslara göre farklı şekilde tanımlanmıştır. Ancak biz burada
Atatürk'ün millet, milliyet, milliyetçilik tariflerini ele alarak, Atatürk
Milliyetçiliği'ne gelmek istiyoruz. Ulu Önder milleti 1922'de "İtiraf
edelim ki, biz üç buçuk sene evveline kadar cemaat halinde yaşıyorduk. Bizi
istedikleri gibi idare ediyorlardı. Cihan bizi temsil edenlere göre
tanıyordu. Üç buçuk senedir tamamen mîllet olarak yaşıyoruz" diyerek,
büyük olguyu açık bir şekilde dile getirmiştir. Atatürk, "Türkiye
Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir",
"Türkiye halkı, ırken veya dinen veya harsen birleşik ve yekdiğerine
karşı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu ve mukadderat ve menfaatleri
ortak olan bir toplumsal hey'ettir" diye tarif etmektedir. Atatürk,
milliyet düşüncesinin varlığını "Milliyet nazariyesini, millet
mefkuresini yok etmeğe çalışan nazariyatın dünya üzerinde tatbik kabiliyeti
bulunamamıştır. Çünkü tarih, vukuat, hadiseler ve müşahadeler hep insanlar
ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir ve
milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasda fiili tecrübelere rağmen yine
milliyet hissinin öldürülemediği ve yine kuvvetle yaşadığı
görülmektedir" diyerek dile getirmekte, milliyetin gerçekliğini
vurgulamakta ve bir başka söylevinde de "Biz milliyet fikirlerini
tatbikte çok gecikmiş ve çok gevşeklik göstermiş bir milletiz. Bunun
zararlarını fazla faaliyetle gidermeğe çalışmalıyız...
Bu hususta bizim milletimiz,
milliyetinden anlamamazlık edişinin çok acı cezalarını gördü... Anladık ki,
kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini
istiyorsak evvelâ biz, kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti
hisseden, fikren, fiilen bütün tavır ve harekâtımızla gösterelim. Bilelim
ki, millî benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır"
demektedir.
Milliyetçiliğin tarifi ise, Atatürk
tarafından "Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve
milletlerarası temas ve münasebetlerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve
onlarla dengeli bir şekilde birlikte, Türk toplumunun özel karakterlerini
ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmaktır" şeklinde
yapılmaktadır.
Bir diğer söylevinde de "Gerçi
bize milliyetçi derler; ama biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği
eden bütün milletlere saygı ve uyum gösteririz. Onların milliyetlerinin
bütün gerçeklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde bencilce ve
mağrurca bir milliyetçilik değildir" diyen Atatürk bir başka
konuşmasında "biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk
milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur"
şeklindeki beyanları ile de milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve halk
bütünleşmesini yapmaktadır.
Bu görüşlerin ışığı altında
diyebiliriz ki, Atatürk Milliyetçiliği'nin temel taşlarından ilki
bağımsızlıktır. Çünkü, O "Hürriyet ve İstiklâl benim
karekterimdir" diyordu. Bunun yanında Milli Hâkimiyet
gelmektedir. Atatürk bunu "Hakimiyet-i Milliye uğruna canımı vermek
benim için vicdan ve namus borcu olsun" sözleri ile en güzel şekilde
ifade etmekte idi. Bir diğer özelliği, milli birlik ve beraberliğe daha
açık deyişle bütünleştiriciliğe önemli yer ayırması idi. Bunların yanında
ise en büyük özelliği gerçekçi oluşudur.
"Efendiler, asırlardan beri Türkiye'yi idare edenler çok şeyler
düşünmüşlerdir. Fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir. Türkiye'yi... Bu
düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin duçar olduğu
zararları ancak bir tarzda telâfi edebiliriz: O da Türkiye'de Türkiye'den
başka bir şey düşünmemek..." Bu nedenledir ki, panislâmizmi,
ümmetçiliği, panturanizmi ve sosyalizmi kesinlikle red etmektedir. Büyük
Önder söylevlerinde bu hususları "Şurası unutulmamalıdır ki, bu tarzı
idare bir Bolşevik sistemi değildir. Çünkü biz ne Bolşevikiz ne de
komünist... Ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü milliyetperver ve dinimize
hürmetkarız". "Vatandaşlarımız olan, dindaşlarımızdan,
hemşerilerimizden her biri kendi dimağında bir büyük ülkü besliyebilir.
Hürdür, muhtardır... Buna kimse karışamaz. Fakat Türkiye Büyük Millet
Meclisi Hükümeti'nin sabit, müsbet, maddî bir siyaseti vardır: O da
efendiler, T. B. M. Meclisi'nin muayyen millî hududu dahilinde hayatını ve
istiklâlini temin etmeğe yöneliktir.... Büyük ve hayalî şeyler yapmadan
yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garezini, kinini
bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik. Biz panislamizm yapmadık;
belki yapıyoruz, yapacağız dedik, düşmanlar da yaptırmamak için bir an
evvel öldürelim dediler. Panturanizm yapmadık; yaparız, yapıyoruz dedik,
yapacağız dedik ve yine öldürelim dediler. Bütün dava bundan ibarettir. Biz
böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhumlar üzerinde koşarak
düşmanlarımızın adedini ve üzerimize yaptıkları baskıları artırmaktansa,
hadd-i tabiîye, hadd-i meşrûa rücû edelim. Haddimizi bilelim. Binaenaleyh
efendiler, biz hayat ve istiklâl isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun
için hayatımızı seve seve veririz", diye dile getirmektedir.
Sonuç olacak diyoruz ki mazlum milletlerin
kurtuluş çabalarına da ışık tutan Atatürk'ün Milliyetçilik ilkesi bencil
değildir. Irkçı değildir. Dağıtıcı değil, toplayıcı ve bütünleştiricidir.
Onun Milliyetçiliği kaderde, kıvançta, tasada bir olmanın mutluluğundan
doğan yepyeni ve gerçekçi Türk Milliyetçiliğidir. Simgesi "Ne
mutlu Türküm diyene" özdeyişinde en açık ifadesini
bulmaktadır.
3 — HALKÇILIK
Atatürk'ün Halkçılık ilkesi her şeyden önce "Halkın halk
tarafından halk için idaresi" anlamına gelen ileri batılı
gerçek bir demokrasinin gerçekleşip yerleşmesi amacına yönelmiştir.
Cumhuriyet öncesi dönemde benimsenmesi bile zor ve imkânsız olan
"Halkçılık" ile ilgili Atatürk'ün ifadeleri gözden geçirildiğinde
Milliyetçilik ilkesi ile sıkı sıkıya bağlı olduğu hemen gözlenecektir.
Çünkü O, halkı ne ulus içinde ayrı bir
sınıf ve gruplar, ne de egemen bir gücün yönettiği kitle olarak kabul
etmiştir. Halk Büyük Önderimizin "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye
halkına Türk milleti denir" sözü ile belirlediği gibi, milletimizin
doğrudan doğruya kendisi sınıfsız ve ayrıcalıksız kaynaşmış bir kitle
olarak bütündür. Bu görüşleri biraz daha açabilmek için yine Atatürk'e
dönelim ve "bizim inancımıza göre, milletimizin hayatının ve
yükselmesinin sağlanması, kendine sindirip benimseyeceği görüşlerdir. Fakat
esas olarak incelenirse, bizim görüşlerimiz kî halkçılıktır, kuvvetin ve
kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir,
halkın elinde bulunmasıdır. Hiç kuşku yok ki, bu dünyanın en kuvvetli bir
esası, bir ilkesidir" sözlerine dikkatleri çekelim. Burada
görülmektedir ki; Atatürkçü halkçılığın amacı "Demokratik ve
sosyo-ekonomik alanda ve çağdaşlaşma yolunda başarıya ulaşmaktır".
Nitekim Ulu Önder "Hükümet şeklimiz tam bir demokrat hükümetidir ve
dilimizde bu hükümet halk hükümeti diye anılır" deyişiyle yukarıdaki
görüşümüzü güçlendirmektedir.
Halkçılık, halkı egemen ve her
bakımdan mutlu kılmak olduğu gerçeğini benimseyen Atatürk, milletin
vicdanında ve geleceğinde sezinlediği büyük gelişme, yükselme yeteneğini,
bir millî sır gibi vicdanında taşımıştır. Ülkü, gözlem ve değerlendirmeler
zamanı geldikçe uygulanmıştır. Halkçılık da bu çerçeve içinde, millî vicdan
İle, Atatürk'ün vicdanının bütünleşmesi sayesinde gerçekleşebilirdi.
Nitekim Atatürk, engin sezgi ve bilgisi İle kavradığı Türk toplumundaki
gerçeği çağdaş halkçılık hedeflerine doğru, büyük yetenek ve iradesiyle
yöneltmiştir.
Halk idaresi demek olan demokrasinin
uzun bir geçmişi vardır. Türk ulusu ve toplumlarının da bunda rol
oynadıkları tarihî bir gerçektir. Toplumların gelişmesine uygun, yaygın,
etkili bir sosyal felsefe ve sistem olarak demokrasi, halkın siyasî ve
fikrî terbiyesini aynı zamanda hak ve görevlerini her şeyin üstünde sayar.
Ulu Önder 1921'de Türkiye Büyük Millet
Meclisi'ndeki konuşmasında: "Sosyal bilim bakımından bizim
hükümetimizi anlatmak gerekirse Halk Hükümeti deriz. Sosyal meslek
bakımından da düşündüğümüz zaman, biz hayatını bağımsızlığını
kurtarmak için çalışan insanlarız. Zavallı bir halkız,
durumumuzu bilelim, kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmak zorunda
bulunan bir halkız.
Buna göre her birimizin hakkı vardır.
Yetkisi vardır. Fakat çalışarak bir hakkı kazanırız; yoksa çalışmadan
sırtüstü yatmak isteyen insanların bizim toplumumuzda yeri yoktur - hakkı
yoktur. O halde söyleyiniz baylar: Halkçılık toplumsal düzene, çalışmaya,
hukuka dayanmak isteyen bir sosyal meslektir" diyordu. Mustafa Kemal,
bu sözleri ile halkçılığı gerçekleştirecek yöntemi ve kendi buluşu olan
Atatürkçü düzeni anlatmaktadır. O halde Halkçılık ilkesi ile amaçladığı
"halk için, halkla birlikte ve gerekirse halkın yüce çıkarları
uğruna millî çabalarda bulunmaktır".
Atatürk 30 Ağustos 1924'te
Dumlupınar'daki şu sözleri ile halkçılığa, yani halk egemenliğine yeniden
ışık tutmakta ve şöyle demektedir: ".... Bu büyük zaferin türlü tesirleri
üstünde en önemlisi ve yükseği, Türk milletinin kayıtsız şartsız
egemenliğini eline almış olmasıdır. Millî egemenlik öyle bir nurdur ki,
onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur."
Yukarıdaki açıklamaların ışığında
açıkça söyleyebiliriz ki, Atatürk Millî Mücadele süresince memlekette
kendisini gönülden destekleyen iç kuvvetlerle dünya ölçüsündeki dış gelişin
şartlarının dengeli etkisini her an hesaba katarak her türlü
"doktriner ve dogmatik" düşüncelerden temizlenmiş bir halkçılık anlayışına
ve ilkeler kompozisyonuna ulaşmıştır. Çünkü o, hiçbir zaman dogmacı
doktriner görüşlerin sosyal gelişim ve kültürel değişim şartlarına
uymadığını görerek, Türk toplumuna yol gösterecek diğer ilkeleri ve
anlamlan gibi Halkçılık ilkesi anlamını da özel görüş açısından tesbtt
etmiştir. Bu nedenledir ki, Halkçılık ilkesi de herşey için, halkla beraber
anlayışı ile bütüne yönelik bulunmaktadır.
4 — DEVLETÇİLİK
Atatürk'ün Devletçilik ilkesi, sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınmada daha
çok metodu belirten bir esastır. Devletçilik, genellikle "ülke
için geniş yararlar sağlayacak büyük ölçüde kuruluş, sermaye ve araçlara
ihtiyaç gösteren işlerin; Özellikle büyük sanayi ve tarımın, istenilen ve
aynı zamanda gerekli alan ve oranlarda devlet tarafından teşkilatlandırılıp
işletilmesine" denilmektedir. Ancak hemen belirtelim ki bunun
yöntem ve genişlik bakımından tanımlanması ve uygulanma şekilleri her
toplum ve ülkenin ihtiyaç ve özelliklerine göre olmaktadır. Biz burada, Ulu
Önderimizin Devletçilik ilkesi ile neyi amaçladığı üzerinde duracağız. Bu
ilkeyi açıklarken de, hareket noktamız Atatürk'ün iktisat politikası daha
başka bir deyişle, yeni Türk Devleti'nin iktisat politikasının esasları
olacaktır. Burada sözü en büyük Türk'e bırakıyorum. 6 Aralık 1922'de Ankara'da
verdiği bir söylevde diyor ki:
"Memleketimiz üzerinde istilâ
emellerini besleyecek olanların her türlü ümitlerini kıracak surette,
siyasette, idarede ve iktisatta kuvvetli olmak gerekir. Tarımımızın ve
ticaretimizin geri olması, memleketimizin pek çok kısımlarının yıkık ve
halkımızın fakir bulunması, ulaştırma araçlarının sayılı olması, millî
eğitimin herkese ve her yerde gereği gibi giremeyerek toplumsal hayatımızın
en büyük düşmanı olan cahillik ve benzeri gibi sebebler, milletimizi fakir
ve zayıf düşürmekten uzak kalmamış ve kalmayacaktır. Bu yüzden, kurtuluş ve
bağımsızlık için yaptığımız savaşı tamamlamak ve Tanrının ulusumuza
doğuştan verdiği istidat ve kabiliyeti en yüksek derecede geliştirmek ve
memleketimize bağışladığı kuvvet ve zenginlik kaynaklarından en büyük
faydayı sağlayarak güçsüzlüğümüzün sebeblerîni gidermek için bundan böyle
hiçbir fırsatı ve vakti kaçırmayarak çalışmak zorundayız. Ancak, bu çaba,
yıllarca izlenip uygulanacak bir programa dayanmaz ise, başarısızlığa
mahkûmdur."
17 Şubat 1923'te, İzmir İktisat
Kongresi'ni açış söylevinde şu sözler yer alıyor:
"Siyasal, askerî zaferler ne denli büyük olursa olsun, iktisat
zaferleri ile taçlandırılmazlar ise elde edilen zaferler devamlı olamaz, az
zamanda söner. Bu itibarla en kuvvetli ve parlak zaferimizin dahi
sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği faydalı verimleri tesbit için
iktisat hayatımızın, iktisat egemenliğimizin sağlanması, pekiştirilmesi ve
genişletilmesi gerekir.
"Düşmanlara karşı en kuvvetli silâhımız, iktisat hayatındaki
genişleme, sağlamlık ve başarı olacaktır."
30 Ağustos 1924'te, Dumlupınar'da
yaptığı konuşmalarının sonlarında da aynı kanıyı tekrarlıyordu:
"Milletimiz burada elde ettiği zaferlerden daha önemli bir ödev
peşindedir. O zaferin kazanılması, milletimizin iktisadî alandaki
başarılarıyla mümkün olacaktır".
Atatürk'ün iktisat politikasına
verdiği önemi vurgulayan sunduğumuz birkaç örnekten sonra, özlediği
iktisadî kalkınma nasıl gerçekleşecekti sorusuna cevap verelim. İşte bu
sorunun cevabı Atatürkçü iktisadın temeltaşı Devletçilik ilkesidir.
Atatürk, şöyle tanımlıyor
devletçiliği: "iktisat politikamızın mühim gayelerinden biri de umumî
menfaatleri doğrudan doğruya ilgilendirecek iktisadî kuruluşları ve
teşebbüsleri malî ve teknik kudretimizin müsaadesi oranında
devletleştirmedir". Mahiyet ve sınırına dair de, 1930 yılında verdiği
söylevlerin birinde, "Herhalde devletin, siyasî ve fikrî hususlarda
olduğu gibi bazı ekonomik işlerde de düzenleyiciliğini ilke olarak kabul
etmek uygun görülmelidir... Devletin bu husustaki faaliyet hududunu çözmek
ve bu hususta dayanacağı kaideleri tesbit etmek; diğer taraftan, vatandaşın
ferdî teşebbüs ve faaliyet hürriyetini tehdit etmemiş olmak, devleti
idareye yetkili kılanların düşünüp tayin etmesi lâzım gelen meselelerdir.
Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi
için umumî şartları göz önünde bulundurmalıdır... Bu izah ettiğimiz mana ve
telâkkide devletçilik bilhassa, içtimaî, ahlakî ve millîdir. Millî servetin
dağılımında, daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlerin daha yüksek
refahı, millî birliğin korunması için şarttır. Bu şartı daima göz önünde
tutmak, millî birliğin mümessili olan devletin mühim vazifesidir... Özet
olarak, Türkiye Cumhuriyetini idare edenlerin, demokrasi esasından
ayrılmamakla beraber, mutedil devletçilik ilkesine uygun yürümeleri bugün
içinde bulunduğumuz hallere, şartlara ve mecburiyetlere uygun olur.",
böyle söylüyordu. Yine bu konu ile ilgili 1935 Ağustos'unda İzmir Fuarı'nın
açılışına gönderdiği mesajda yer alan şu sözlerine eğilelim:
"Türkiye'nin uyguladığı
devletçilik sistemi XIX. yüzyıldan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri
sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu,
Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye has bir sistemdir.
Devletçiliğin bizce anlamı şudur;
fertlerin hususî teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük
bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz
önünde tutarak, memleket iktisadiyatını devletin eline almak, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında yüzyıllardan beri ferdî ve Özel
teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa
bîr zamanda yapmayı başardı. Bizim takıp ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi,
liberalizmden, başka bir yoldur."
"Bizim takibini uygun gördüğümüz
devletçilik ilkesi, bütün istihsal ve tevzi vasıtalarının fertlerden
alınarak, milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini
takip eden sosyalizm prensibine müstenid kollektivizm yahut komünizm gibi
hususî ve ferdî iktisadî teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem
değildir".
Bu tanımlama ve açıklamalarda şu gerçek ve temel Öğelerle karşı
karşıyayız.
1 — Ferdî çalışma ve gayretler esastır.
2 — Millî ihtiyaç ve gerekler dolayısıyla devlet iktisadî hayatla
ilgilenecek, yani bu alanda görev ve sorumluluk yüklenecektir.
3 — Sosyalist düzene yer yoktur.
4 — Tam liberalist ve tam devletçi bir sistem öngörülmemiştir.
Bu açıklamalar bizi şu sonuca
götürmektedir. Devletçilik ilkesi de Türkiye'nin gerçeklerinden doğmuştur.
Çünkü ülkeye özgü bu devletçilik, ihtiyaç, gerçek ve imkânlarla orantılı
biçimde, devlet girişimi ve özel girişimden örülmüş bir iktisadi düzendir.
Nitekim İzmir İktisat Kongresi'nde, İktisat Bakanı olarak konuşan Mahmut
Esad Bozkurt'un Atatürk Devletçiliğinin esaslarını açıkça ortaya koyduğu
konuşması yukarıdaki görüşümüzü desteklemektedir. Mahmut Esad konuşmasında:
"Bütün bir tarihimiz içinde, ekonomik durumumuzu kısaca inceledikten
ve onunla pek yakın ilgisi olan yönetim sistemlerini gözden geçirdikten
sonra, bugünkü ekonomimizde izlenmesi gereken iktisat politikası konusunda
bir iki söz söylememe izninizi dilerim.
Yeni Türkiye'nin iktisadı, bugün
dünyada uygulanan ekonomik sistem ve politikalardan hiçbirinin benzeri
olamaz. Ülkemiz, iktisadî anlam ve ihtiyacına ve iktisat tarihimizin ruhuna
uygun, başlı başına bir iktisat politikası izlemek zorunluluğundadır...
Yeni Türkiye karma bir ekonomik sistemi takip etmelidir. İktisadî
girişimleri kısmen devlet ve kısmen kişiler üzerlerine almalıdırlar".
Bu konuşma aynı zamanda Türk
gerçekleri ile uyarlılık halinde olan olmaya devam edecek bir sistemin
öğretisini ana hatları ile ortaya koymaktadır. Nitekim Ulu Önderimiz yurdun
kendine özgü bir tutumu olması gerektiği düşüncesini şöyle savunmakta idi. "İktisadî
çalışmamızı dayandıracağımız esaslar her türlü bilgi ile beraber doğrudan
doğruya memleketimizin topraklarını kollayarak ve bu topraklarda bizzat
çalışan insanların sözlerini işiterek tesbit olunacaktır. Sanayi ve
ticaretimiz için de aynı şekilde düşünülecektir".
Sonuç olarak diyoruz ki, bu ilke
ekonomide Türkiye'nin koşullarına uygun bir ekonomik politika olarak kabul
edilmelidir.
Şu sözleri, "Bizim takip
ettiğimiz devletçilik, ferdî mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber,
mümkün olduğu kadar az zaman içinde, milleti refaha ve memleketi mamuriyete
eriştirmek için, milletin umumî ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği
işlere -bilhassa iktisadî sahada- devleti fîîlen alakadar etmektir",
ile de Atatürk'ün az zamanda milleti refaha, ülkeyi bayındırlığa götürecek
seçmeler yaptığı ve sosyal adalete yer verdiği anlaşılmalıdır.
5 — LAİKLİK
Atatürk İnkılâbı'nın en önemli ilkesi, Laikliktir. Laiklik,
Ortaçağ'ın İslâmi düşüncesinde, içtihat kapısının kapalı olduğu
gerekçesiyle sosyal ilerlemeyi köstekleyen, fikir hürriyetini baltalayan
skolastik zihniyeti yıkıp, vicdan hürriyetini korumak, dinin şahsî ve
siyasî yararlar uğruna sömürülmesini önlemektir.
Laiklik, geniş manası ile de hürriyetlerin en kutsalı olan düşünce
hürriyetine devletin tarafsız bir davranış içinde olarak saygı
göstermesidir. Batılı manada demokrasinin, devletin
objektif bir müessese ve hukuk devleti olmasının temel şartı budur. Dar ve
klasik manası ile laiklik ise, devletin her çeşit dinî inanç, ayin ve
kuruluşlar karşısında tarafsız kalması ve muhtelif dinlere bağlı olanlar
arasında bir ayırım yapmaması, böylece din hürriyetinin sağlanması. Buna
karşılık dinsel otorite ve ilkelerin inançlarının da hiç bir şekilde devlet
ve dünya işlerine karışmamasıdır.
İşte Atatürk İnkılâplarının bütününe
böyle bir laiklik anlayışı hâkim olmuştur. O halde Atatürk İnkılâpları'nın
ortak ve ana temelini teşkil eden Laiklik, din düşmanlığı değil, dini dünya
işlerinden uzaklaştırmak, ona Allah'la kullan arasındaki ilişkiler
çerçevesi dışına çıkmayı yasaklamak ve gerçek yeri olan vicdanların
harimine kapanmasını istemektir. Dini batılı ve rasyonel bir kültür
çerçevesinde ancak bu şartlar sosyal bir varlık ve değer kazandırabilir.
Memleketimizde Laiklik ilkesinin dine tam saygı esasına göre uygulanması
böyle bir anlayışın neticesidir.
İşte bu genel açıklamalardan sonra, Ulu Önderimizin laiklik anlayışını
ve İslâm dinine verdiği önemi açıklamak istiyorum.
Atatürk'e göre "Laiklik" yalnız din ve dünya işlerinin
ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetini tekeffül
etmektir. Hiç şüphe yok ki bu tanımlaması ile Atatürk, din ve dünya
işlerinin birbirinden ayrılması, yani toplum ve devlet olarak, din kural ve
ilkelerini dünya işlerine karıştırılmamasını amaçlamaktadır. Yani bu
tanımlaması ile O, bütün yurttaşların, vicdanlarının emrettiği şekilde dine
karşı durumlarını kararlaştırmakta serbest olmaları gerektiğini ve devletin
de bu hak ve özgürlükleri koruyacak, yürütecek güvenceyi getirmesi ve
uygulamasının zorunluluğunu anlatmak istemektedir. Gerçekten de Atatürk'ün
bu anlayış ve tanımlaması, gerçekçi ve bilimsel olduğu kadar, millî
İhtiyaçlarımıza da uygun düşmektedir. Laik düzen kurma ve anlayışta
Atatürk'ün İslam dinine karşı durumunun önemli rolü vardır. Atatürk din
düşmanı değildir. Dinin sömürülmesine, politikaya karıştırılmasına ve
devlet ilkesi haline getirilmesine karşıdır. O'nun karşı olduğu kişiler,
İslâm dinince de red edilen yobazlar, bağnazlar, hurafeciler, din simsar ve
aktörleridir.
Örneğin din ve laiklik konusunda Ata şöyle söylüyor :
"Bunca asırlarda olduğu gibi,
bugün dahi akvamın cehlinden ve taassubundan istifade ederek binbir türlü
siyasî ve şahsî maksat ve menfaat temini için, dini alet ve vasıta olarak
kullanmak teşebbüsünde bulunanların, dahil ve hariçte mevcudiyeti, bizi bu
zeminde söz söylemekten, maatteessüf, henüz müstağni bulundurmuyor.
Beşeriyette din hakkında ihtisas ve vukuf, her türlü hurafelerden tecerrüd
ederek, hakiki ulum ve fünun nurlarıyla musaffa mükemmel oluncaya kadar,
din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır." (1923)
"Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî
dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar, ilmin muasır
medeniyete teinin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre
yapılır ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdanî olduğundan cumhuriyet, din
fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı
milletimizin muasır terakkisinde başlıca muvaffakiyet görür."(1930)
"Türk devleti laiktir. Her reşit, dinini intihapta
serbesttir."(1930)
Çünkü Atatürk, Allah'a inanmakta ve
İslâm dinine bağlı bulunmaktadır. Birçok söylevlerinde, sömürücülük
sayılması İmkânsız bîr biçimde, Allah'tan, İslâm'dan, dinden saygı ve
bağlılıkla söz etmiştir.
"Bizim dinimiz en mâkul ve en
tabiî bir dîndir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin
tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim
dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç
kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde
böyle bir hak görenler, dinî emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar.
Bizde ruhbanlık sınıfı yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit
olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu imanını öğrenmek
için bir yere muhtaçtır...."
"Din lüzumlu bir müessesedir.
Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din,
Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına
müsaade edilmemelidir. Dinden maddî çıkar temin edenler, iğrenç kimselerdir".
"... Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı
tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de, insanların ve milletlerin
değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor..."
"Büyük dinimiz, çalışmayanın
insanlıkla alakası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler zamanın
yeniliklerine uymayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bir
zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslamların kâfirlere esir
olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak
sarıkla değil beyinledir..."
Verdiğimiz bu birkaç örnek bile
yukarıda değindiğimiz düşüncemizi doğrulamaya yetmektedir, kanısındayım.
Laikliği, yukarıdan beri yorumunu ve
değerlendirilmesini dinleyenlere bırakarak, açıklamaya çalıştığımız,
ilkeleri arasına Özenle oturtmuş olan Atatürk, bu güne dek gizli kalmış not
defterinde "Tanrı birdir ve büyüktür", "Hafıza Kur'an
okutun" gibi yazıların altlarını çizerek yazmıştır. Bunlar, O'nun
vicdanının ve inancının temiz ve maddî çıkarlardan uzak ifadelerinden başka
bir şey değildir. Bu nedenledir ki, "Bizi yola sevk eden soysuzlar
bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, sâf ve temiz halkımızı
hep din kuralları sözleri ile aidata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz,
dinleyiniz.... Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harab eden
fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülüklerden gelmiştir.
Baylar ve hey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler,
dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakikî
tarikat, medeniyet tarikatıdır, medeniyet yoludur" diyordu.
Sonuç olarak diyoruz ki, laiklik,
dinsizlik demek değildir. Laikliğin düşünce ve tutumda yerleşmesi hem
ilericiliğe hem de demokratik yaşam felsefesine uygundur. Çünkü Laiklik
ilkesinde dinin siyaset aracı olarak kullanılması akıl ve mantık dışıdır.
6 —İNKILAPÇILIK
İnkılâpçılık ilkesi ise, bir yandan Atatürk ilkelerinin korunmasını
esas tutan, öte yandan da bu esaslara dayanılarak yeni hamlelerle Türk
toplumunun aydın ve ileri yönde gelişim ve geleceğini sağlayacak dinamik
bir toplum yaşayış ilkesi olarak benimsenmiştir. Çünkü bu ilke
Atatürk, felsefesini bazı dinî, siyasî ve felsefî kuramlarda olduğu gibi
katı ve dar çerçevede kalmaktan kurtarmak istemiştir.
Buradaki açıklamalarımızda Atatürk'ün
İnkılâbı tarifini ve Türk İnkılâbı nedir sorusuna verdiği cevap hareket
noktamız olacaktır. Ulu Önder inkılâbı "Mevcut müesseseleri zorla
değiştirmek demektir. Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan
müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni icaplara göre
ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymuş olmaktır" diye
tanımladıktan sonra, Türk İnkılâbı nedir sorusuna "Bu inkılâp
kelimenin ilk anda işaret ettiği ihtilâl manasından başka, ondan daha geniş
bir değişikliği ifade etmektedir. Bugünkü devletimizin şekli, yüzyıllardan
beri gelen eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş tarz olmuştur.
Milletin, varlığını devam ettirmesi için fertleri arasında düşündüğü ortak
bağ, yüzyıllardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet,
dinî ve mezhebî bağlantı yerine Türk milliyet bağıyla fertlerini
toplamıştır. Millet beynelmilel umumî mücadele sahasında hayat sebebi ve
kuvvet sebebi olacak ilim ve vasıtanın ancak çağdaş medeniyette
bulunabileceğini bir değişmez gerçek olarak prensip saymıştır. Netice
olarak millet, saydığım değişiklik ve inkılâpların tabiî ve zarurî icabı
olarak umumî idaresinin ve bütün kanunlarının ancak dünyevî ihtiyaçlardan
mülhem ve ihtiyacın değişme ve gelişmesiyle sürekli olarak değişme ve
gelişmesi esas olan dünyevî bir zihniyeti hayatı boyunca devam edecek bir
idare saymıştır.
Büyük milletimizin hayatının seyrinde
vücuda getirdiği bu değişiklikler herhangi bir İhtilâlden çok fazla, çok
yüksek olan en muazzam inkılâplardandır.
Çok milletlerin kurtuluş ve yükselme
mücadelesinde köpürdükleri görülmüştür. Fakat bu köpürme Türk milletinin
şuurlu köpürmesine benzemez", diye cevap vermektedir.
Bizce İnkılâpçılık ilkesinin gerçek
anlamı tartışmasız Ulu Önderin bu tariflerinin içeriğinde en güzel
ifadesini bulmaktadır. Nitekim bu açıklamalarını daha net ve
belirginleştirdiği "Hakiki inkılâpçılar onlardır ki, ilerleme ve
yenileşme inkılâbına yöneltmek istedikleri insanların ruh ve
vicdanlarındaki gerçek eğilime sızmasını bilirler. Bu münasebetle şunu da
ifade edeyim ki, Türk Milletinin son senelerde gösterdiği harikaların
yaptığı siyasî ve sosyal inkılâplarının gerçek sahibi kendisidir.
Sizsiniz.... Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, Türkiye
Cumhuriyeti halkını tamamen çağımıza uygun ve bütün mana ve biçimi ile
medeni bir toplum haline ulaştırmaktır.
İnkılâplarımızın temel ilkesi budur.
Bu gerçeği kabul edemeyen zihniyetleri darmadağın etmek zaruridir"
şeklindeki bu sözleriyle, ilkelerinin bütünlüğünün korunmasını dile
getirirken, İnkılâpçılık ilkesinin anlamını da vurgulamaktadır.
Demek oluyor ki, Atatürk'ün
İnkılâpçılık ilkesi değişme, gelişme ve her türlü yeniliğe açıklık getiren
bir ilke olarak kabul edilmek zorundadır. Daha açık bir deyimle, çağdaş
medeniyete yürüyüşün direktifidir.
Konuşmamı şu cümlelerle bitirmek
istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik
hayatı, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik,
inkılâpçılık olarak belirlenen temel ilkelere sahiptir.
Bunları, Atatürkçülük bayrağının
sembolleri olarak, belli bir kalıba sokmaya ve dondurmaya hiçbir kimsenin
gücü yetmeyecek ebediyete kadar yaşayacak ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve
milletinin hayat güvencesi olacaktır.
Kaynak: Türk Tarih Kurumu: Belleten
Dergisi, Kasım 1988, Cilt LII, Sayı 204, Sayfa 810-824 / Yücel, Prof. Dr.
Yaşar: Atatürk İlkeleri
|
Yorumlar
Yorum Gönder